Takvim yaprakları yine aynı güne geldi. Ama zaman, herkes için aynı akmadı.
Bazıları için bir yıl geçti, bazıları içinse o gece hâlâ sürüyor. Deprem, yalnızca
toprağın hareketi değildi. Bir zihniyetin, bir ihmalin, bir “bize bir şey olmaz”
rahatlığının çöküşüydü.
Beton yığınlarının altında sadece insanlar değil; Sorumluluklar, vicdanlar, yarım
bırakılmış hayatlar kaldı.
O gece anladık ki; En sağlam sandığımız binalar değil, en sağlam sandığımız
alışkanlıklar yıkılmış. Kurallara uymadan yapılan her kat, görmezden gelinen her
denetim, sessiz kalınan her yanlış, bir gün mutlaka enkaz olarak karşımıza
çıkıyormuş.
Bugün depremin üçüncü yılı… Ve bugün, sadece kaybettiklerimizi anma günü
değil; Aynı zamanda kendimize sormamız gereken ağır soruların zamanı.
Biz nerede durduk? Ne zaman sustuk? Hangi yanlışta “bana dokunmuyor”
diyerek yolumuza devam ettik? Deprem bize çok acı bir gerçeği gösterdi: Afet
doğaldır ama felaket ihmaldir. Toprak suçlu değildir. Suçlu olan, insan hayatını
kârdan daha değersiz gören anlayıştır. Bugün hâlâ konteynerlerde yaşamaya
çalışan insanlar var. Bugün hâlâ bir mezar taşı bile olmayan kayıplar var. Bugün
hâlâ geceleri siren sesiyle irkilen çocuklar var. Ve biz, hayatın normale
dönmesini “iyileşme” sanıyoruz.
Bugün depremin üçüncü yılı…
Hataları unutursak, tekrar eder. Alışırsak, kaybederiz. Normalleştirirsek, suç
ortağı oluruz.
Bu bir yas yazısı değildir yalnızca. Bu yazı bir hafıza çağrısıdır. Bir daha aynı
acılara uyanmamak için, Bir daha aynı utancı yaşamamak için, İnsanı merkeze
alan bir düzeni savunmak için yazılmış bir yazıdır.
Kaybettiklerimizi rahmetle anıyoruz. Ama anmak yetmez.
Hatırlamak yetmez. Değiştirmek zorundayız. Çünkü bazı acıların telafisi yoktur…
Ama bazı felaketlerin tekrar etmemesi, hâlâ bizim elimizdedir…!








