İnsanların kalbi ne zaman bu kadar katılaştı, bilmiyorum…
Ne zaman bir başkasının acısına gözümüzü kapatmayı öğrendik, onu da bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Biz en çok merhameti kaybettik.
Eskiden bir kapının önünden aç geçilmezdi. Birinin derdi varsa, herkesin derdi olurdu. Şimdi ise kalabalıklar içinde yalnız, çığlıklar içinde sağır olmuşuz. Görüyoruz ama bakmıyoruz. Duyuyoruz ama hissetmiyoruz.
Sokakta bir can susuz kalırken başımızı çeviriyoruz. Bir insan içten içe yıkılırken “bana ne” diyoruz. Çünkü artık acı bize değmeyince yok sayıyoruz. Oysa merhamet, sadece gördüğünü değil; hissedebildiğini sahiplenmektir.
Bugün herkes güçlü görünmenin derdinde. Kimse kırılganlığını göstermek istemiyor. Oysa merhamet zayıflık değil, en büyük güçtür. Bir kalbin yumuşaması, bir insanın diz çökmekten değil, insan kalabilmekten vazgeçmemesidir.
Ama biz ne yaptık? Merhameti, zayıflık sandık. Vicdanı, yük gördük.
İyiliği ise çoğu zaman safça bulduk. Ve böyle böyle, içimizdeki insanı yavaş yavaş susturduk…
Şimdi soruyorum; Bu kadar kalabalık bir dünyada neden bu kadar yalnızız? Neden herkes bir şeylere sahip ama kimse huzura sahip değil?
Çünkü merhamet yoksa, hiçbir şey tam değildir. Bir kalpte merhamet yoksa, o kalp ne kadar dolu görünse de aslında yoksuldur.
Ama bir insanın içinde merhamet varsa, o insan dünyanın en zenginidir.
Belki de yeniden başlamamız gereken yer çok basit: Bir cana zarar vermemek, bir yarayı büyütmemek, bir gözyaşını görmezden gelmemek…
Çünkü dünya, merhametle güzelleşir. İnsan, merhametle insan kalır.
Ve ben inanıyorum… Bir gün, kalpler yeniden yumuşayacak.
Merhameti kaybeden, aslında kendini kaybeder.






