Giyimler abartılı… Sözler abartılı… Tepkiler abartılı… Mutluluklar abartılı… Hatta sofralar bile abartılı…
Sade olmak neredeyse eksiklik sayılıyor. Sessiz olmak, görünmezlik. Mütevazı olmak, güçsüzlük. Oysa insan kendini ne kadar büyütürse, O kadar küçülüyor gözümde. Bir çiçek alınıyor; çiçeğin kokusu değil, fotoğrafının kaç beğeni alacağı önemli oluyor. Bir yemek yeniyor; tadı değil, masanın şatafatı konuşuluyor. Bir sevgi yaşanıyor; derinliği değil, hikâyesi paylaşılıyor.
Giyinmek başka, teşhir etmek başka. Sevinmek başka, abartarak sevgiyi sergilemek başka. Yaşamak başka, izlettirmek başka.
Abartı, çoğu zaman içi boş bir yankıdır. Ne kadar çok bağırırsa, o kadar az inandırır. Toplum önünde dimdik durmak; yüksek sesle konuşmak değildir. Asıl duruş, kendini süsleyerek değil, kendin olarak var olabilmektir.
Gösteriş arttıkça değer düşüyor. Çünkü kıymet, süs sevmez.
Asalet bağırmaz. Gerçek olan, kendini kanıtlamak zorunda kalmaz.
Ve şunu fark ettim: Abartılı olan her şey çabuk tüketiliyor. Sade olan ise zamana direniyor.






