Son yıllarda en çok duyduğumuz cümlelerden biri bu oldu. Çünkü gerçekten de bayramların kokusu, sesi, telaşı değişti. Çocukluğumuzun o içimizi kıpır kıpır eden günleri artık çoğu evde yalnızca bir hatıra gibi konuşuluyor.
Bir zamanlar bayram demek; günler öncesinden başlayan hazırlık demekti. Annelerin bakır tencerelerde kaynattığı tatlılar, ütülenen bayramlıklar, kapı önünde sabaha kadar süren telaşlar vardı. Ayakkabılar başucuna konur, çocuklar heyecandan uyuyamazdı. Sabahın ilk ışığında büyüklerin elleri öpülür, alınan harçlıklar dünyanın en büyük serveti sayılırdı.
Şimdi ise bayram sabahları çoğu evde sessiz başlıyor. Aynı sofrada otururken bile gözler telefon ekranlarında dolaşıyor. Eskiden kilometreler aşarak gidilen akraba ziyaretleri, bugün kısa bir mesajla geçiştiriliyor. “İyi bayramlar” cümlesi bile bazen birkaç emojinin arasına sıkışıyor.
Oysa bayram; sadece takvimdeki bir tatil günü değildi. Bayram, kırgınların barıştığı, sofraların birleştiği, komşunun kapısını çekinmeden çaldığı günlerdi. Mahallede her kapı çalınır, her çocuk aynı şeker torbasına umut doldururdu. Kimsenin “Benim” dediği yoktu; bayram hepimizin ortak sevinciydi.
Belki zaman değişti, şehirler büyüdü, hayat yoruldu. Ama insanın içindeki o sıcaklığı tamamen kaybetmemesi gerekiyor. Çünkü bayramı bayram yapan yalnızca yeni kıyafetler ya da kalabalık sofralar değildi. Asıl mesele; hatırlanmak, hatır sormak, gönül almak ve gönül vermekti.
Bugün dilimize dolanan “Her şey eskidendi…” sözü biraz da kaybettiklerimizin sızısıdır. Belki eski günleri geri getiremeyiz ama eski samimiyeti yeniden kurabiliriz. Bir kapıyı çalmakla, bir büyüğün elini tutmakla, bir çocuğun başını okşamakla başlayabiliriz.
Çünkü bayram; önce insanın yüreğinde başlar.
Ve yüreğimizde yaşattığımız sürece, hiçbir güzellik gerçekten eskimez.








