Çayınız demlenene kadar bir kelimenin ulaştığı yeri tahmin bile edemezsiniz.
Bir masada başlar her şey. “Ben aslında anlatmayacaktım ama…” diye girilir söze. Bir isim geçer, bazı imalar yapılır. Bir cümle yarım söylenir ama zihinler tamamlar. İşte dedikodu tam da burada doğar.
Bilmeden konuşmak. Görmeden hüküm vermek. Duymadan inanmak. Dedikodu sadece bir söz değildir; bir karakter suikastçısıdır bazen. Toplum olarak en büyük sınavlarımızdan biri tam da bu anda başlar.
Bir insanın emeğini, itibarını, yıllarca ördüğü saygınlığını bir çay süresinde yerle bir edebilir. En acısı da şudur; Gerçek araştırılmaz, kaynak sorgulanmaz.
Ama anlatılan şey, doğruymuş gibi kabul edilir. Çünkü dedikodu, merak duygusunu besler. Ve ne yazık ki merak, çoğu zaman vicdanın önüne geçer.
Toplum içinde en büyük yıpranma, insanların birbirine güvenini kaybetmesidir.
“Acaba arkamdan ne konuşuluyor?” düşüncesi, ilişkileri zehirler, dostlukları incitir, akrabalıkları koparır. İş ortamlarını güvensiz hale getirir.
Oysa güçlü toplumlar; Birbirinin arkasından konuşan değil, yüzüne konuşabilen insanlardan oluşur.
Dedikodu, cesaretsizliğin kılıfıdır çoğu zaman. sözü sahibine söyleyemeyen, üçüncü kişilere anlatır. Anlatılan her ağızda şekil değiştirir.
Bir cümle, yola çıktığı yerden çok daha sert bir hale dönüşür. Masum başlayan bir söz, suçlamaya dönüşür, Bir yorum, ithama evrilir. Sonra da şu cümleyi duyarız; “Ben öyle demek istemedim… ”Ama sahibinin sözü çoktan amacını aşmıştır. Belki de konuşmadan önce şunu sormalıyız; Bu sözün altına imza atabilir miyim? Bu cümleyi onun yüzüne de söyleyebilir miyim? Bu kelime, bana yakışır mı?
Çayınız demlenene kadar bir kelime kaç kalbe değer, kaç gönül kırar, kaç kapıyı kapatır; bilemezsiniz. Toplumun en büyük yarası, dilini kontrol edemeyen insanların çoğalmasıdır.
Belki de bugün, bir kelime eksik konuşarak başlayabiliriz iyileşmeye.





