Son zamanlarda çok net gördüğüm bir şey var: İnsanlar kendi eksiklerini başkalarının sabrı üzerinden tamamlama alışkanlığı geliştirdi. Bir çocuk saygısız davrandığında “daha küçük, öğrenir” deniliyor. Bir eş aynı hatayı tekrar ettiğinde “zamanla olgunlaşır” deniliyor. Bir dost kırdığında “beni tanır, affeder” rahatlığına sığınılıyor. İş hayatında sorumluluk alınmadığında ise “nasıl olsa idare edilir” düşüncesi devreye giriyor.
Böylece görünmez bir düzen oluşuyor. Bir taraf sürekli tolere ediyor, anlayış gösteriyor, sabrediyor; diğer taraf ise değişmeden yoluna devam ediyor. Oysa burada temel bir yanılgı var: Kimse kimsenin gelişim alanı değildir.
Anne sınırsız sabır alanı değildir. Eş bir karakter eğitmeni değildir. Dost deneme tahtası değildir. Toplum da sorumsuz davranışların yükünü taşımak zorunda değildir. Hata yapmak insani bir durumdur; ancak aynı hatayı bilerek ve tekrar ederek sürdürmek artık hatadan çıkıp tercihe dönüşür. Sürekli affedilmek insanı büyütmez; çoğu zaman konfor alanını genişletir.
Gelişim, başkasının kalbini aşındırarak gerçekleşmez. Merhamete yaslanarak olgunlaşılmaz. Başkasının sessizliğini fırsat bilerek karakter inşa edilmez. Gerçek büyüme, insanın kendi eksikliğiyle yüzleşmesiyle başlar. Sorumluluk almakla, yanlışını kabul etmekle ve değiştirmek için çaba göstermekle mümkün olur.
Bir çocuk sınırla büyür. Bir eş saygıyla yürür. Bir dost karşılıklılıkla güçlenir. Bir toplum ise bireylerin sorumluluk bilinciyle ayakta kalır. Sınır koymak sevgisizlik değildir; düzeni ve saygıyı korumaktır.
Artık şunu kabul etmek gerekiyor: Kimse kimsenin gelişim alanı değildir. Herkes kendi gelişiminin sorumlusudur. Olgunluk, başkasının sabrına dayanarak değil, kendi karakterine yaslanarak yürüyebilmektir.








