Şehirler büyüdükçe, köyler küçülüyor…
Ama aslında kaybolan sadece nüfus değil; bir yaşam biçimi, bir anlayış, bir farkındalık da yavaş yavaş siliniyor.
Köy hayatı, dışarıdan bakıldığında çoğu zaman “zor” olarak tanımlanır. Evet, zordur. Sabahın ilk ışığıyla başlayan emek, akşamın karanlığına kadar sürer. Toprakla uğraşmak, hayvan bakmak, yoktan var etmek… Bunlar sadece bir yaşam şekli değil, aynı zamanda bir sabır ve şükür okuludur.
Şehirde her şey elimizin altında. Bir düğmeye basıyoruz, ışık yanıyor. Marketlere giriyoruz, raflar dolu. Ama köyde bir ekmeğin hikâyesi vardır. O ekmek; tarlada ekilen buğdaydan, biçilen başaktan, öğütülen undan ve sabırla yoğrulan hamurdan gelir. İşte bu yüzden köyde yaşayan insan, nimetin kıymetini bilir. Çünkü o nimetin ne zahmetlerle sofraya geldiğini yaşar.
Farkındalık dediğimiz şey, aslında tam da burada başlar.
Bir tas suyun, bir dilim ekmeğin, bir gölge ağacın kıymetini bilmek…
Şehirde çoğu zaman unuttuğumuz şeyler, köyde hayatın tam merkezindedir.
Köyde insanlar birbirine daha yakındır. Kapılar kilitli değildir, gönüller açıktır. Birinin derdi, herkesin derdi olur. Bir düğün, bir cenaze… Hepsi ortak yaşanır. Çünkü orada “ben” değil, “biz” vardır.
Ama bugün geldiğimiz noktada, köyler sadece ekonomik zorluklarla değil, aynı zamanda ilgisizlikle de mücadele ediyor. Gençler şehirlere göç ediyor, tarlalar boş kalıyor, eski gelenekler unutuluyor. Oysa köyler, bu ülkenin köküdür. Kök kurursa, dalın yeşermesi zorlaşır.
Belki de artık yeniden düşünmemiz gerekiyor:
Gerçek zenginlik nedir? Şehirde kalabalıklar içinde yalnız olmak mı, yoksa köyde azla yetinip huzuru bulmak mı? Köy hayatı bize şunu öğretir; Hayat, sahip olduklarımızdan çok, farkında olduklarımızdır. Ve belki de en büyük eksikliğimiz; Artık sahip olduğumuz şeylerin farkında olmayışımızdır…






