Zor zamanlardan geçiyoruz. Sadece ekonomik ya da siyasi anlamda değil; asıl yıkım, inandığımız doğruların yerinden oynamasında yaşanıyor. Bir zamanlar “ayıp” dediğimiz şeylerin alkışlandığı, “edep” dediğimiz kavramın ise eski bir kelime gibi raflara kaldırıldığı günlerdeyiz.
Gelenek ve görenekler, bir milletin hafızasıdır. Düğünlerimizdeki sadelikten, bayram sabahlarının mahcup sevincine; komşunun kapısını çalmadan sofraya oturmamaktan, büyüğün yanında sesi kısmaya kadar… Bunlar sadece davranış değil, bir terbiyenin izdüşümüydü. Şimdi hız çağında yaşıyoruz. Her şey hızlı, herkes aceleci, kimse kimseyi duymaya niyetli değil.
Değerler yıkılırken en çok insanın içi boşalıyor. Çünkü gelenek dediğimiz şey, insanı insan yapan sınırları öğretirdi. Sabretmeyi, utanmayı, şükretmeyi, paylaşmayı… Şimdi ise görünür olmak, daha çok konuşmak, daha çok sahip olmak makbul sayılıyor.
Oysa köklerinden kopan bir ağacın ayakta kalması mümkün değildir. Modernleşmek başka, özünü inkâr etmek başkadır. Değişim elbette hayatın gerçeği; fakat değişirken kaybettiklerimizin hesabını yapmadan ilerlemek, bizi yalnızlaştırıyor.
Belki de yeniden sormalıyız: Biz neyi kaybettik? Ve daha önemlisi, kaybettiklerimizi aramaya niyetimiz var mı?
Çünkü bir toplumun asıl çöküşü, binaların yıkılmasıyla değil; değerlerin sessizce terk edilmesiyle başlar





