Bir zamanlar köylerde zaman ağır ağır akardı. Sabah, horozun sesiyle başlar; akşam, güneşin dağın ardına yaslanmasıyla biterdi. İnsan, tabiatın ritmine uyar; ne saat vardı acele ettiren ne de bildirim sesi bölen huzuru. Toprakla konuşurduk, hayvanla dertleşirdik, gökyüzüne bakarak hava tahmini yapardık.
Sonra zaman hızlandı. Teknoloji köylere misafir gibi geldi ama ev sahibi oldu.
Eskiden çeşme başı vardı; şimdi musluk var ama muhabbet yok. Eskiden imece vardı; şimdi herkes kendi işinin başında.
Tarlada ter vardı, elde nasır vardı; şimdi traktör var ama toprakla bağ zayıf.
Nine masal anlatırdı; şimdi torun telefonun ekranına bakıyor.
Teknoloji kötü mü? Hayır.
Kolaylık getirdi, uzakları yakın etti, bilgiye ulaşımı sağladı. Ama bir bedeli oldu.
Köylerde sessizlik arttı ama yalnızlık da arttı. İnsanlar yan yana ama birbirine
uzak. Akşamları soba başında anlatılan hikâyelerin yerini televizyon dizileri aldı.
Gençler toprağı değil, şehir hayalini ekti.
En acısı da şu:
Doğal yaşam teknolojiye yenilmedi aslında; biz aceleye yenildik. Daha hızlı olsun
derken daha derin olanı kaybettik. Kolay olanı seçerken kıymetliyi unuttuk.
Bugün köyler hâlâ ayakta ama ruhları yorgun. Toprak duruyor, ağaç duruyor, evler duruyor…
Ama insan eskisi gibi köyde durmuyor. Belki de yapılması gereken, teknolojiyi kovmak değil; onu yerine koymak.
Ekranı biraz kapatıp gökyüzünü açmak. Toprağa yeniden dokunmak. Köyü sadece bir “yer” değil, bir “yaşam” olarak hatırlamak.
Çünkü köy, internet çekmese de insanı hayata bağlar. Bazı bağlar,
Wi-Fi’siz daha güçlüdür.








