Anadolu’da yaşlı olmak, bir ömrün sessizce konuşmasıdır. Ellerinde nasırın, yüzünde çizgilerin, gözlerinde ise hem acının hem de umudun hikâyesi vardır. Yaşlılarımız, toprağı avuçlamış, ekmeği emekle yoğurmuş, hayatı sabırla taşımış insanlardır. Onların bakışında bir ömür boyu susulmuş sözler, biriktirilmiş yarınlar, saklanmış dualar gizlidir.
Şehirlerde zaman hızlı akar; kimse kimsenin gölgesine bile dokunamaz. Ama Anadolu’da bir yaşlının gölgesi bile değerlidir. Onların bastonları sadece yürümeye değil; hayata tutunmaya, geçmişi bugüne bağlamaya yarar. Çünkü biz biliriz ki, yaşlısına hürmet etmeyen toplumun bereketi kaçar.
Anadolu'da her yaşlı, bir hikâye kitabıdır. Tarlada kavrulan yazlar, kar altında geçen kışlar, yokluğun soğuk nefesi, varlığın sıcak çorbası… Hepsi onların yüreğinde saklıdır. Bir amcanın “evlat” deyişi, bir ninenin “kuzum” diye seslenişi, insanın iki omzuna dua gibi konar.
Bugün hızlı dünyanın içinde, yaşlılarımız bir köşede unutulmasın diye yüreğimizle dokunmak zorundayız. Bir bardak çay, bir hal hatır sorma; onların gözünde dünyalara bedeldir. Çünkü yaşlılarımız, bizim geçmişimize değil, geleceğimize tutunan köklerdir.
Biz Anadolu’yuz…
Kekik kokan dağlarımız, sabırla yoğrulmuş hikâyelerimiz, yaşlılarımızın yüzündeki çizgilere saklanmış kaderimizle.
Unutmayalım ki, onların hatırası bizim yolumuzun ışığıdır.





