Anadolu köyleri, takvimle değil mevsimle yaşar. Güneşi saat gibi kullanırlar, kurallar kitaptan değil büyüklerin dilinden öğrenilir. Gelenek ve görenek burada süs değildir; hayatın ta kendisidir.
Köyde sabah, horozla başlar. Kapılar kilitlenmez, komşu komşunun anahtarıdır. Bir evde yemek pişiyorsa kokusu sokağa yayılır, sofraya tabak sayısı değil gönül sayısı eklenir. “Aç yatan var mı?” sorusu, hâlâ vicdanın pusulasıdır.
Düğünler üç gün sürer; sevinç paylaştıkça çoğalır. Kız istemede söz ağızdan değil, gönülden çıkar. Kahve tuzludur ama niyet tatlıdır. Gelin alayında davul-zurna sadece müzik değil, bir hayatın yeni perdesidir. Kına gecesinde yakılan mum, gelinin avcundaki yazgıdır.
Cenazelerde sessizlik bile konuşur. Acı tek eve ait değildir; köyün tamamı yas tutar. Bir tas çorba, bir omuz, bir dua… Dayanışma en yalın hâliyle oradadır.
Bayramlar, çocukluğun en temiz hatırasıdır. El öpülür, harçlık cebin değil kalbin içini ısıtır. Büyüklerin duası, en değerli mirastır. Küçükler susmayı, büyükler sabretmeyi öğretir.
Anadolu köylerinde gelenek, insanı insana emanet eder. Saygı, edep, kanaat ve vefa; yazılı olmayan ama bozulmayan kanunlardır. Modern zamanlar pek çok şeyi değiştirmiş olabilir ama köylerin hafızası hâlâ dimdik ayakta durur.
Bu köşe, geçmişi özlemek için değil; hatırlayıp sahip çıkmak içindir.
Çünkü gelenekler yaşatıldıkça köy kalır, insan kalır, Anadolu kalır.






