Anadolu’nun köylerinde yaşayan yaşlılarımız vardır; çok konuşmazlar ama söyledikleri bir cümle, bir ömre yeter. Annelerimiz, babalarımız, dedelerimiz… Onlar sadece geçmişi yaşamış insanlar değil, bir kültürün, bir irfanın canlı hafızasıdır.
Tasavvufta “İlim kendin bilmektir” denir. İşte bu söz, en çok onların hayatında karşılık bulur. Okuma yazmayı az bilenler vardı belki ama nefsini bilen, susmayı bilen, şükretmeyi bilen insanlardı. Sofraya otururken besmele, kalkarken dua; azla yetinmeyi de, paylaşmayı da bilirlerdi.
Köylerde eğitim sadece okul duvarları arasında verilmezdi. Eğitim; tarlada çalışırken, ocak başında, mezarlık yolunda öğrenilirdi. Dedelerimizin anlattığı hikâyeler masal değil, hayat hesabıydı. Defter tutmazlardı ama kul hakkını ezbere bilirlerdi. Yanlış yapıldığında bağırarak değil, bakarak öğretirlerdi.
Bir dedenin “Yavaş ol evlat” demesi, bir annenin “Komşun açken tok yatılmaz” nasihati, aslında başlı başına bir öğretimdi. Çünkü onlar bilgiyi akılda değil, gönülde taşırlardı. Toprağa değen ellerinde emek, yüzlerinde sabır, dillerinde dua vardı.
Bugün çok şey biliyoruz ama az şey hissediyoruz. Oysa Anadolu insanı az bilir, derin hissederdi. Belki de bu yüzden bu topraklarda hâlâ en sağlam öğreti; yaşlı bir annenin duasında, bir dedenin suskunluğunda saklıdır.
Anadolu’nun sessiz mirası işte budur: Söylenmeyeni anlatan bakışlar, öğüt vermeden öğreten hayatlar ve biz fark etmesek de bizi ayakta tutan kadim bir irfan…






