Bazı insanlar vardır; yaşadıklarını gerçekten yaşarlar. Emek verir, üretir, sorgular, anlamaya çalışır. Bazıları ise yalnızca yaşar... Hayatın kenarında, gölgesinde, yüzeyinde... Ne derinleşirler, ne de derinlikte bir iz bırakırlar. Onlar bu hayatı “öylesine” yaşayanlardır.
Günlük yaşar bu insanlar. Dünü düşünmezler, yarına dair bir kaygıları yoktur. Üretmek, iz bırakmak, kendine bir şey katmak gibi dertleri de olmaz. Varsa yoksa bugündür onların dünyası. “Olmuş gibi görünmek” onlar için yeterlidir. Olduğundan farklı görünmek, içi boş kalıplarla kendilerini süslemek, Bir nevi kandırmaca… Hem kendilerini, hem başkalarını...
Karakterini saklayanlar da çoktur bu hayatta. Sağ gösterip sol vuranlar… Dost gibi görünür ama yüreğinde kin taşır. Ne söylediğiyle ne yaptığı örtüşür. Görünürde tertemiz, düzgün, ölçülü... Ama içi başka bir alemde çürümeye terk edilmiş. Temizlik abidesi gibi davranır ama ardında bıraktığı iz, pisliğin en koyusudur.
İnsanları kandırdıklarını sanırlar. Oysa en çok kendilerini aldatırlar. Gerçek sandıkları o sahte suret, bir gün aynada karşılarına dikildiğinde, göz göze bile gelemeyecek kadar yabancılaşırlar kendilerine. Çünkü maskeler bir yere kadar dayanır, sonra düşer.
Ve sonra başlarlar “benim çizgilerim var” demeye… Oysa o çizgiler, kırık bir cetvel gibi; eğri büğrü, kararsız ve samimiyetsiz. Ne kendileri inanır söylediklerine, ne de onları tanıyanlar. Çünkü hayat, gerçekleri saklayacak kadar uzun değildir.
İşte bu insanlar; ne kalıcı bir iz bırakırlar dünyada, ne de bir yürek kazanırlar. Çünkü bu hayatı “idare edenler”, bir gün hayatın kendisi tarafından idare edilir hale gelirler.
O yüzden, her şeyden önce kendimize dürüst olmalıyız. İçimizle dışımız bir olmalı. Üreten, düşünen, gelişen insanlar olarak yaşamalıyız. Çünkü iz bırakmayan bir ömrün, sadece zaman tüketmekten ibaret olduğunu unutmamalıyız.





