Duruş, insanın özüyle verdiği bir sözdür aslında…
Ne kalabalıklara yaranmak içindir, ne alkış toplamak için. Duruş; hak bildiğin yoldan, ne rüzgâr esse de, ne fırtına kopsa da sapmamaktır. Çünkü insanın özü bir pusuladır, eğrilirse yönünü kaybeder.
Duruşu olanın düşmanı da çok olur elbet…
Zira hakikatin dili tatlı değildir; söylenmesi yürek, dinlenmesi sabır ister. Kimi senin susuşundan rahatsız olur, kimi sözünden. Kimi senin dik duruşunu kibir sanır, kimi alçak gönüllülüğünü zayıflık… Oysa bilmezler ki, duruş sahibi insan kimsenin gölgesinde serinlemez; kendi gölgesini taşır sırtında, kendi vicdanına hesap verir.
Tasavvuf ehli der ki: “Eğilme, kırılırsın; ama dik dur, olgunlaşırsın.”
Dik durmak, bazen yalnız kalmaktır; ama o yalnızlık bir mağara gibidir: İçinde sabır doğurur, iman büyütür, teslimiyet yeşerir. İnsan, orada özünü tanır; dış dünyanın gürültüsü susunca, iç sesin yankısı duyulur.
Ve eğer bir gün herkesin seni sevmesini istiyorsan, bil ki kendi özünden bir parça veriyorsun.
Sevilmek uğruna eğildiğin her an, biraz daha siliniyorsun hayattan. Çünkü duruşunu kaybeden insan, kalabalıkta var olur ama kendinde yok olur.
Unutma; sıradan olmak kolaydır, ama iz bırakmak zor…
Duruş, insanın imzasıdır hayata. Kimliğin değil, karakterin mühürler onu.
O yüzden; eğilme, boyun değil, vicdanın dik dursun.
Hak yolunda yürüyen, ne alkış bekler ne kınamadan korkar.
Zira bilir ki: Duruşu olanın yolu dikenlidir; ama o dikenler, gülün habercisidir.






