Hayat, sürekli akan bir ırmak gibidir. Dün yaşanan sevinçler de acılar da bu ırmağın suyunda erir gider. Fakat biz insanlar, çoğu zaman geçmişin kıyısında takılı kalır, suların götürdüğü taşları avuçlayıp dururuz. Ne o taşlar eski parıltısını taşır, ne de bugünün ışığına hizmet eder. Oysa geçmiş, bize ders olur, yoldaş olur, hikâyemizin bir sayfası olur ama asla zincirimiz olmamalıdır.
Geçmişin acısıyla yaşayan insan, yarınlarını yaralı bir ruhla kurar. Sürekli “keşke”lerle konuşan dil, “iyi ki”lerin tadını unutmaya başlar. Gözünü hep geriye çeviren biri, önündeki yolu göremez; güzellikleri ıskalar, fırsatları elinden kaçırır. O yüzden geçmiş, sadece bir öğretmen gibi önümüzü aydınlatmalı; hayatımızın bugünkü ritmine esir olmamalı.
Her insanın hayatında kırılma noktaları vardır. Kimi zaman bir çocukluk yarası, kimi zaman bir hayal kırıklığı… Ama unutmayalım ki, yaralar kabuk bağladığında hayatın yeni bir yüzü açılır. O yüzü görebilmek için, kabuğu kanatmamak, sürekli ellememek gerekir.
Geçmiş, bizim hikâyemizdir; ama gelecek bizim kaderimizdir. Kader, geçmişin tortularıyla değil, bugünün kararlarıyla yazılır. Bu yüzden, bugünü yaşamak cesaret ister. Cesaret, yarına umutla bakmayı ve dünü yalnızca bir tecrübe defteri olarak taşımayı gerektirir.
Kıymetli olan, şu anda nefes aldığınız saniyedir. Bu saniyeyi yarına taşıyan en güçlü bağ, geçmişten arınmış bir kalptir.






