Hayat, her sabah yeniden başlar. Güneş doğar, çiçekler uyanır, insanlar koşturmaya başlar. Ama bazı insanlar vardır ki, güneşi de karanlıkta görür, baharı da kış gibi hisseder. Çünkü içlerinde taşıdıkları yük, gerçek zamandan ağırdır. O yük ne mi? Kırılmalar, alınmalar, geçmişe takılıp kalmalar, affedemedikleri kendileri…
Her şey yolunda gibi görünür bazen, ama içimizde bir boşluk yankı yapar. Bir söz takılır dilimize, yıllar önce söylenmiş... Bir bakış kalır aklımızda, belki de yanlış anlamışız... Ama bırakmayız. Kendimizi yer, bitiririz. Sessizce, kimse duymadan…
Biliyor musunuz, bazen en büyük düşman, insanın kendi iç sesidir. Sürekli eleştiren, eksik bulan, yetersiz gören bir ses… “Yapamadın, beceremedin, yeterince iyi değilsin…” İşte o ses, dışarıdan değil, içeriden gelir. Ve ne yazık ki, kendimizi en çok biz yıkarız.
Oysa hayat, sandığımızdan daha kısa. Beklemeye, ertelemeye, kin tutmaya değmeyecek kadar…
Bir yanlış olduysa, düzelt. Affedebiliyorsan affet, unutabiliyorsan unut. Ama asla kendini cezalandırma. Çünkü ne yaşanmış olursa olsun, sen hâlâ yaşamaya devam ediyorsun. Ve bu, sana verilmiş en kıymetli şans.
Dostumun biri bir gün şöyle dedi:
“Hayat, sana limon verirse limonata yapma. Bazen sadece limona bak, onun da bir rengi var.”
Evet… Her şey her zaman iyi gitmeyebilir. Ama bu, her anı acı içinde yaşamak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Kendinize bir iyilik yapın. Gözlerinizi açın. Derin bir nefes alın. Şu gökyüzü, sadece başkalarına ait değil. Şu sokakta yürürken çalan bir türkü, sadece arka fonda kalmak zorunda değil.
Kendinize izin verin. Sevin. Sevilin. Ağlayın, ama sonra silin gözyaşınızı. Çünkü siz, yaşadıklarınızdan çok daha fazlasısınız.
Unutmayın...
Kendi kendinize hayatı zehretmeyin.
Zaten yeterince yoran bir Dünya var dışarıda…
İçinizi güzelleştirin ki, Dünya da güzelleşmeye bir yerden başlasın






