“Define arar gibi iyi insan arıyoruz artık.”
Bu söz, bozkırın sesi, gönül ehli Neşet Ertaş’a aittir. Bir cümlelik bir sitem değil; koskoca bir çağın aynasıdır aslında. Neşet Baba’nın sazından dökülen her söz gibi bu cümle de sade, yalın ama insanın içine işleyen bir hakikati anlatır.
Eskiden insan aramak kolaydı; kapıyı çalardın, gönül açılırdı. Bir selam, bir hâl hatır yeterdi. Şimdi ise iyi insan, adeta toprağın altına saklanmış bir define gibi… Çok kazıyorsun, çok yoruluyorsun ama çoğu zaman elin boş dönüyorsun.
Kalabalıklar arttı, ekranlar çoğaldı, sesler yükseldi ama insan azaldı. İyi olmak; çıkarın, hızın ve gösterişin gölgesinde sessizleşti. Dürüstlük “saflık” diye küçümsendi, vefa “yük” sayıldı, merhamet “zayıflık” sanıldı. İşte tam da bu yüzden Neşet Ertaş, kimseyi suçlamadan ama herkesi düşündürerek o cümleyi kurdu.
Neşet Ertaş iyi insanı tarif etmezdi; yaşardı. Kimseye yukarıdan bakmadan, kendini halktan ayrı görmeden… Sazını da sözünü de kibirden arındırarak taşırdı. Onun gözünde insan olmak; ünle, makamla değil, gönülle ölçülürdü. Bu yüzden sözü hâlâ diri, hâlâ geçerli.
Bugün iyi insan arıyoruz çünkü çok şeye sahibiz ama güvene değil. Çok konuşuyoruz ama samimiyete değil. Çok paylaşıyoruz ama paylaşmaya değil… İyi insan, sözünün arkasında duran, susması gerektiğinde susan, güçlüyken ezmeyen, düşmüşken tekme atmayan insandır. Bunlar azaldıkça, iyi insan da defineye dönüştü.
Belki de asıl soru şudur: Biz iyi insan ararken, kendimiz ne kadar “iyi” kalabildik? Neşet Ertaş’ın sözleri hep bunu fısıldar insana. Parmakla göstermeden, yargılamadan… Önce aynaya bak der.
Define arar gibi iyi insan arıyoruz evet. Ama bazen kazmayı uzağa değil, kalbimizin içine vurmak gerekiyor. Çünkü Neşet Baba’nın dediği gibi; insan insana lazımdır. Ve iyi insan, hâlâ en kıymetli hazinedir.






