Gündelik hayatın telaşı, sorumlulukların ağırlığı, başkalarının beklentileri derken çoğu zaman kendimizi ikinci plana atıyoruz. Hep yetişilecek işler, gidilecek yollar, tutulacak sözler… Fakat bütün bunların arasında unuttuğumuz bir şey var: kendimiz. En çok ihmal ettiğimiz, en çok ertelediğimiz aslında kendi kalbimiz oluyor.
İnsan, başkaları için yaşarken kendi ruhunu susturduğunu çoğu zaman fark etmiyor. Bir bakıyoruz ki yıllar geçmiş; biz hep “sonra” diyerek hayallerimizi, mutluluğumuzu, huzurumuzu ötelemişiz. O “sonra” dediğimiz gün gelmediğinde ise, içimizde bir kırgınlık, dudaklarımızda buruk bir “keşke” kalıyor. Ve insan, en çok kendine kırılıyor.
Kendini ihmal etmek, insanı yavaş yavaş tüketir. Çünkü ruh, ilgi ister; kalp, duyulmak ister; hayaller, yaşanmak ister. İç sesimizi bastırdığımızda aslında yaşamın anlamını da bastırıyoruz. Oysa kendine dönmek bencillik değil; yeniden doğmaktır. Kendi özünü kucaklayan insan, başkalarına da daha fazla ışık olur.
Bugün bir dönüm noktası olabilir. Belki bir fincan kahveyi huzurla yudumlamak, belki bir kitabın sayfalarına dalmak, belki de sadece içten bir nefes almak… Ne olursa olsun, kendimizi hatırlamanın tam zamanı. Çünkü hayat kısa, ömür sınırlı. İhmal ettiklerimizi hatırlayıp “artık ben de varım” deme vakti geldi.






