Bir milletin en büyük zenginliği toprağında değil, kültüründedir. Kültür; dilin nefesi, inancın sesi, tarihin aynasıdır. Lakin son yıllarda, bu aynaya baktığımızda kendi suretimizi değil, bize dayatılan bir silueti görüyoruz. O siluet ne biziz, ne de bizden bir iz taşır. İşte tam burada başlar kültürel yozlaşma dediğimiz o sessiz çöküş…
Eskiden sofralarımızda sadece yemek değil, dua da olurdu. Sofra başında büyük söze karışılmaz, büyüğün eline su dökülürdü. Şimdi sofralar telefon ışıklarıyla aydınlanıyor, kelimeler emojiye sığınıyor. Bayramlar mesajla geçiyor, mezarlıklar yalnızlaşıyor. Yavaş yavaş unutturuluyor bize “birlik olmanın” hazzı, “saygı duymanın” gereği, “utanmanın” güzelliği…
Yozlaşma dediğimiz şey bir anda gelmez; tıpkı bir yaprağın kuruması gibi sessizce başlar. Önce kelimelerimiz değişir. “Merhaba” yerini “hi”ye bırakır, “nasılsın” artık sadece bir geçiş cümlesidir. Ardından türküler susar, yerini dijital gürültü alır. Çocuklarımız ninnilerle değil, algoritmalarla büyür. Oysa bir ninni sadece uyku değil, bir kültür mirasıydı; bir annenin sevgisini, bir yurdun sesini taşırdı.
Yozlaşmanın en acı tarafı, kendi özünü kaybettiğini fark etmeyen bir toplum olmaktır. Çünkü yozlaşma, önce bilinçte başlar. İnsan neye benzediğini değil, neye benzemeye çalıştığını unutursa, kökünden kopar.
Oysa bizim kültürümüz binlerce yılın imbiğinden süzülmüş bir irfan mektebidir. Yunus’un “Sevelim, sevilelim” sözüyle mayalanmış, Mevlana’nın “Gel, ne olursan ol yine gel” çağrısıyla yoğrulmuştur. Bizim kültürümüz, merhametin, saygının ve edebin kültürüdür.
Bugün yeniden hatırlamamız gereken budur:
Kültür bir süs değil, bir kimliktir. Kaybedersen, seni sen yapan her şeyi kaybedersin.
Artık zamanı gelmiştir; dijital rüzgârın önünde savrulmak yerine, köklerimize yeniden sarılmanın. Çünkü kökünü kaybeden her ağaç, en ufak rüzgârda devrilir.
Ve unutmamak gerekir ki, kültürüne sahip çıkan toplumlar, tarih sahnesinden silinmezler aksine, geleceğe yön verir.






