Bazen susmak, konuşmaktan daha gürültülü bir isyan oluyor. İşte o günlerdeyim. Artık öfkem bile yoruldu. Ne bağırabiliyorum, ne isyan edebiliyorum. Ne kendimi savunabiliyorum, ne de başkalarının yüklediği yükleri sırtımdan atabiliyorum.
Çünkü öfke de bir enerji ister; tıpkı umut gibi, tıpkı sevgi gibi… İçimdeki öfke bile tükendiğinde, geriye yalnızca kocaman bir yorgunluk kalıyor.
Eskiden haksızlıklara, kırgınlıklara, görmezden gelinmelere karşı daha cesur bir itirazım vardı. Söylenmem gerekenleri söyler, kırılmam gereken yerden kırılır, sonra yine kalkar, yine yürürdüm. Öfkem bana yol gösterirdi; “Buna katlanma,” derdi, “kendini koru!”
Ama şimdi… Öfkem bile benden vazgeçmiş gibi.
Ne zaman böyle olduk? Bunca yorulmuş, bunca umutsuz, bunca sessiz?
Biriktirdiğimiz kırıntılar mı ağır geldi, yoksa her defasında “bana dokunmasın” diye sustukça kök salan suskunluk mu boğdu bizi?
Kendime soruyorum: Neden hâlâ içimden biri, hâlâ iyi şeyler beklemeye devam ediyor?
Belki de öfkenin yorgunluğu bize şunu öğretiyor: Artık değişmeyecek olanları kabullenip, değişebilecek olanlara yönelmek gerek. Artık harcanacak enerjimiz kalmadığında, belki de en çok kendimize dönmeyi öğrenmeliyiz.
Bazen sessiz kalmak da bir zaferdir. Bazen öfkeyi bile dinlendirmek gerekir. Bazen yorulduğunu fark etmek, yeni bir başlangıcın işaretidir.
Çünkü biliyorum: İnsan, en çok da kendi kalbini incitmekten yoruluyor.
Şimdi sustum. Şimdi bekliyorum.
Belki bir gün öfkem, kendini yeniler. Belki o gün geldiğinde artık birine değil, bana iyi gelecek bir şey için konuşurum.
Ama şimdilik…
Öfkem bile yoruldu. Ve ben, bu yorgunluğun içinde kendime bir sığınak arıyorum.





