Bir zamanlar bir araya gelmenin bahanesi çoktu. Bayramlar, düğünler, taziyeler, birinin çocuğu olmuş, birinin sınavı geçmiş, birinin hasadı bereketliymiş… Her biri akrabalığı diri tutan küçük vesilelerdi. Kapılar kilitli değildi, gönüller daha da açıktı. Şimdi ise herkesin kapısında zil var ama kimsenin gönlünde ses yok.
Birbirimizi “görüşürüz” diyerek uğurluyor, o görüşmeyi yıllarca erteliyoruz. Artık akrabalık ilişkilerimiz, sosyal medyada bir doğum günü hatırlatmasına sığmış durumda. Bir “iyi ki doğdun” yazıyoruz ve içimizi rahatlatıyoruz. Oysa akrabalık, aynı kanı taşımaktan çok daha fazlasıydı; aynı sofrada ekmeği bölüşmek, aynı derdi paylaşmak, aynı duaya “amin” demekti.
Şimdi herkes kendi küçük evinde, kendi küçük dünyasında yaşıyor. Akrabalık bağı, sadece soy kütüğünde kaldı; gönül kütüğünden çoktan silindi. Evlerimiz büyüdü ama içimiz daraldı. Misafirlik yerini yalnızlığa, hal hatır sormak yerini “vakit bulamıyorum” cümlesine bıraktı.
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey; akrabalığın kan bağı değil, can bağı olduğudur. Çünkü insan, ancak birbirine dokunabildiğinde insandır.






