Alevi inancı Türkler tarafından Anadolu’ya sonradan getirilmiş değildir; Anadolu’nun ruhuyla yoğrulmuş, bu toprakların acısıyla, umuduyla, direnişiyle şekillenmiş kadim bir yoldur. Bu yüzden Aleviliği yalnızca bir inanç sistemi olarak değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi, bir ahlak anlayışı ve bir kültür olarak okumak gerekir.
Aleviliğin Anadolu’ya yayılışı, tek merkezli ve tek zamanlı değildir. Orta Asya’dan başlayan göçlerle birlikte, Horasan Erenleri’nin taşıdığı irfan, 11. ve 13. yüzyıllar arasında Anadolu’nun dört bir yanına yayılmıştır. Hacı Bektaş Veli, Abdal Musa, Baba İlyas, Baba İshak, Yunus Emre gibi isimler; sadece birer din büyüğü değil, aynı zamanda halkın dili, sesi ve vicdanı olmuşlardır.
Anadolu’nun kırsal bölgelerinde, dağ köylerinde, ulaşılması zor coğrafyalarda Aleviliğin kök salması tesadüf değildir. Çünkü bu yol, merkezden çok halka yakın olmayı seçmiştir. Devlet kapısından değil, gönül kapısından yürümüştür. Bu yüzden Sivas’ta, Tunceli’de, Tokat’ta, Çorum’da, Maraş’ta, İç Anadolu’nun ve Ege’nin birçok köyünde Alevi ocakları kurulmuş; ocaklar sadece inancı değil, adaleti, paylaşmayı ve dayanışmayı da öğretmiştir.
Alevilikte cem, yalnızca ibadet değildir; bir toplumun kendisiyle yüzleşmesidir. Dargınlıkların giderildiği, kul hakkının sorgulandığı, kadınla erkeğin yan yana, eşitçe durduğu bir meydandır. İşte bu anlayış, Anadolu insanının vicdanına dokunmuş, Aleviliği coğrafyadan coğrafyaya taşımıştır.
Bugün hâlâ Anadolu’nun birçok yerinde “eline, beline, diline sahip ol” düsturu, yazılı bir kanun olmadan yaşatılıyorsa, bu Alevi öğretisinin toplumsal bellekte ne kadar güçlü yer ettiğinin göstergesidir.
Alevilik, Anadolu’ya yayılırken kılıçla değil; sözle, nefesle, deyişle yayılmıştır. Belki de bu yüzden, en çok acı çeken ama en az kin tutan yol olmuştur. Bu topraklarda Alevilik, sadece geçmişin değil; geleceğin de vicdanıdır.Anadolu'da






