Bir toplumun geleceği çocuklarının aynasında görünür. O aynada ne kadar değer ne kadar aidiyet, ne kadar vicdan varsa; yarın da o kadar sağlam olur. Ancak bugün çocuklarımızın dünyasına baktığımızda, kültürel yozlaşmanın sessiz ama derin izlerini görmek zor değil. Dili hızla değişen ve yanlış kullanan, değerleri bulanıklaşan, rol modelleri sanal olan bir çocukluk inşa ediliyor. Bu, yalnızca bireysel değil; toplumsal bir kırılmanın habercisi.
Kültür; yalnızca gelenek, kıyafet ya da müzik değildir. Kültür, bir çocuğun büyürken neye saygı duyacağını, neye utanacağını, neye sahip çıkacağını öğretir. Yozlaşma ise bu pusulayı şaşırtır. Ekranların sınırsızlığı, tüketimin kutsanması, hızlı ve yüzeysel ilişkiler; çocukların sabırla yoğrulması gereken ruhunu aceleye getirir. Sonuçta, kök salmadan büyüyen ama ilk rüzgârda savrulan bireyler ortaya çıkar.
En tehlikelisi de şudur: Çocuk fark etmez; ama eksik büyür. Masal dinlemeden, büyük sözü duymadan, mahallenin, sofranın, paylaşmanın anlamını öğrenmeden yetişen çocuk; kimlik arayışını yanlış kapılarda sürdürür. Aidiyet duygusu zayıflar, merhamet körelir, “ben” duygusu “biz”in önüne geçer. Bu da ileride yalnızlaşan, öfkelenen ve bağ kurmakta zorlanan yetişkinlere dönüşür.
Çare, geçmişe körü körüne dönmek değil; özü koruyarak geleceği inşa etmektir. Çocuklara kültürü dayatmak değil, yaşatmaktır mesele. Bir türküyü birlikte dinlemek, bir büyüğün duasını işitmek, bir sofrada göz göze gelmektir. Çünkü kültür, anlatıldığında değil; hissedildiğinde kalıcıdır. Ve çocuklar, en çok gördüklerini öğrenir.
Nasıl bir gelecek istiyorsak, çocuklarımızı ona göre eğitmeli ve ortamlarını ona göre hazırlamalıyız. Kısaca çocuklarımıza doğru eğitim vermeli, kültürel değerlerimizi öğretmeliyiz. Unutmayalım çocuklarımız geleceğimizdir.






